Babam da beni çok severdi. Yaramazlık yaptığımda kulağımı iki parmağı arasında hafif sıkar ve “sen benim yavrumsun, oğlumsun bunu unutma” derdi. Aynı yaramazlığı ikinci kez tekrarlarsam, kulağımı biraz daha sert sıkar “sen eşek yavrusu değilsin, eşek bile hatasını tekrarlamaz, düştüğü çukura bir daha düşmez” derdi. Nasıl olduysa ben üçlemişim; korkudan hızla nenemin evine doğru koşuyorum, babam nefes nefese beni kovalıyor.
Nenemin dış kapısından yıldırım gibi girdim ve doğru çatı arasına çıktım. Nenemin avlusunu ve sokak kapısını görüyordum. Yüreğim de küt küt atıyordu. Sokak kapısı açıldı, babam içeri adım bile atamadan; nenem eli belinde ve işaret parmağı havada:
Hele içeri bir adım at, hele içeri bir adım yaklaş da göreyim boyunu… Deli herif, hemen git buradan. Gözüm görmesin seni…
Babamın nenemden iki yaş daha büyük olduğunu, nenem öldüğünde öğrendim. Güzel ve neşeli nenem, ben iki üç yaşındayken bir oğlan doğuruyor ama, küçücük dayım benim pabucumu hiçbir zaman dama atamıyor. Nenemin gözdesi hep bendim.
Nenem, babamı kovaladıktan sonra çatı arasından beni öpe koklaya kucaklayıp indirdi. Pencerenin önündeki mindere uzandı, beni de yanına aldı. Kendimi güvende ve huzurlu hissediyordum. O ara anam geldi, nenem bu “oğlan çok korkmuş, bu gece benim koynumda yatacak. Hadi sen de savuş git” dedi.
Nenemin memeleri çok kocamandı. Başımı nenemin memelerinin üstüne koydum, öğlen zamanı uykum da gelmişti. Gözlerimi yumdum, sanırım nenem de uyur gibiydi. Baş ucumuzda yüklük, yüklük içinde yüksekçe bir tahta raf, üstünde işlemeli bir örtü ve örtünün üstünde de bir iki cam eşya ve o zamanlar her evde olmayan bir de saat vardı rafın önüne doğru ve tam ortasında.
Sağ yanımızda üç kocaman ve kalın duvarlı pencere… Pencerelerin içi sanki bir balkon gibi geniş ve her üçünde de değişik kokulu gül saksıları vardı. Saksıların ortasına dikilmiş bir sopa/dal parçası ve nenen bu dalların ucuna bir yumurta kabuğu takardı. Pencerelerin hemen üstünde de oval üç tane kuş penceresi vardı.
Yarı uyur yarı uyanık başım nenemin memelerinin üstünde… Baş ucumuzdaki saat; tik tak… tik tak… Kuş pencerelerinde kumrular gug gudu guk… gug gudu guk… Ve nenemin derin nefes alışları… Ve hiçbir zaman nenemin memeleri kadar rahat, yumuşak, mis kokulu bir yastığım olmadı. İşte o güven veren, huzur veren yastıkta hep ve ömür boyu uyumak isterdim.
Benden altı yedi, belki de on yaş büyük teyzem büyüttü küçük dayımı. Çünkü nenemin prensi hep bendim. Gittiği her yere beni de götürmek isterdi. Ben de sokak yerine nenemin avlusunda ve yanında olmak isterdim. Avlu dediğim aslında güzel bir bahçe gibiydi. Ortada dolapla su çekilen bir kuyu, kuyu başında çiçekler, güzel bir nar ağacı ve bahar, yaz boyu vızır vızır arılar vardı.
Ortasından kocaman bir dere geçen ovada; mevsime uygun sebze ekilen bostan arasına inen yol nenemin evinin önünden geçerdi. Sabahları yaylıma giden koyun, keçi sürüleri de bu yoldan geçer, akşamları da bu yoldan geri dönerdi. Nenemin evinin alt yani ova tarafında da yine bir sulama kanalı vardı. Mahallenin çocuklarıyla bu sulama kanalında çok oynardık. Kurbağa yavrularını sözde balık niyetine tutmaya çalışırdık. Yazın eve yakın bostanlarda çok güzel kokan domatesleri dallarından koparıp yerdik.
Sonbahar nenemin en sevdiği mevsimdi. Sararıp dökülmüş ceviz ve diğer ağaç yapraklarının üstünde gezinmeyi, bir yaygı serip üstünde oturup, yatmayı çok severdi. Evde olanlara:
Ben gazel “sararıp dökülmüş yaprak” çiğnemeye gidiyorum, isteyen arkama düşsün.
Deyip benim kolumdan tutar yola koyulurdu. Bazı günler peşimizden teyzemler, komşu teyzeler de gelirdi. Açkılar yayılır komşu kızı Hatice bakır bir sahan veya tepsiyi darbuka gibi çalar, yöresel türküler söylenir, oyunlar oynanırdı. Çoğu zaman da yağlı köfte yoğrulur, güle oynaya yenir eve akşam hava kararınca dönülürdü.
Ovanın uzak ucunda da dedemin üzüm bağı vardı. Bağ bozum zamanı iki eşek bulunurdu. Bağa giderken eşyalar bu eşeklere yüklenirdi. Büyük dayımın ikiz oğulları da eşeklerden birinin heybesinin biri sağına biri soluna konurdu. Neneme karşı komşu Kara Zekiyelerin bağı dedemin bağına bitişikti. Üzüm kesmeye “bağ bozumuna” her yıl onlarla birlikte gidilir, üzümler yardımlaşarak kesilir; üzümler şire ve pekmez yapmak için eşeklere yüklenen mahralarla eve taşınırdı.
Üzüm kesme zamanı da çok eğlenceli olur. Sıra yarışları yapılır, dinlenme zamanlarında oyunlar oynanır, üzümler kesilirken şarkılar türküler söylenirdi. Kesim bittikten sonra nenemin avlusuna kurulan sala üzümler doldurulur, yine avlunun ortasına şire kazanı için kurulan ocağa ortut bağları konur, yeterli üzüm suyu birikince ortutlar tutuşturulur, şire kazanında üzüm suyu kaynamaya başlar.
Salda üzümleri genç kızlar şarkı, türkü söyleyerek çıplak ayakla ezer, salın savağından kazanlara mis kokulu süzülmüş üzüm suyu akar. Dolan kazanlar ocaktaki şire kazanına boşaltılır. Nenem elinde tahta kürek sağa sola emirler yağdırarak şire kazanını karıştırır, ocağın harı, elindeki kürek nenemi kan ter içinde bırakır ama nenem beni unutmaz. Fokur fokur kaynayan şire kazanının üstünde oluşan ilk sarı köpüğü süzgeçle bir sahana alır, tüm işi bir yana koyup beni kucaklar, çok sevdiğim o sarı köpüğü kaşık kaşık bana yedirirdi.
Şire kazanında kaynatılan üzüm suyunun bir ayarı olur ve bunu da bizim o yörede en iyi nenem bilir, nenem yapardı. Bastık “pestil” yapılacaksa başka, sucuk yapılacaksa başka, pekmez yapılacaksa başka şerbet ayarı yapardı nenem. Çoğu zaman bu ayar için çok uzak yerlerden bile nenemi yardıma çağırırlardı ve nenem de beni hep yanında götürürdü.
Ben nenemin koynunda yatarken çok mutlu ve huzurlu olurdum. Dedem, dayılarım, babam, anam… Hiç kimse hatta komşular bile neneme karşı duramaz; genci, yaşlısı yani onu tanıyan herkes ona sayıyla yaklaşırdı. Mahallede iştahtan kesilen çocuklar, ürküntü yaşayan genç kızlar, karnı sancılananlar hep neneme gelir veya getirilirdi. Nenem de ne yapsın … İyi niyetle kurutulmuş payaşan “aslı pervayşan” otunu bir kapta suyla karıştırır, şikayeti olanın yüzüne sürer bir iki damla da içirirdi. Bazılarını da gece gündüz, kış hariç her mevsim kuyu başına götürür, kuyudan çektiği bir kova suyu başına dökerdi. Ama bunları benim için hiç şikayetim olmasa da sık sık uygulardı.
Bizim mahallenin ilkokul çağına gelen çocukları komşu mahalledeki okula giderdi. O sene bizim mahalleye hayırsever bir hanım yeni ve güzel bir okul yaptırmıştı. Babam; “durumumuz yok, okutamayız” dese de nenem anama:
Al şu parayı, tez Sümbülbaka “Sümerbank” git, ne alacaksan al. Bu oğlana tez bir kara önlük, bir de beyaz yaka dik. Yarın okula yazılacak.
Anam el dikişi diken terzi gibiydi. Babama, bana yelek, çamaşır; konu komşu kadılara, kızlara entari dikerdi sevabına.
Nenem ne derse o olurdu. Beni yeni açılan okula yazdırdı, babam:
Hayırlı evlat olsun. Tez okusun; vatan, millet için hayırlı evlat osun. Dedi ve on kuruş harçlık verdi.
Nenemle yatarken hep huzur ve güven duyardım. Kocaman ve sımsıcak memeleri yastığım olurdu. Nenem en çok beni severdi. Benden yaşça küçük, nenemin de en son ve en küçük oğlu olan dayım bile pabucumu dama atamadı. Ben nenemi çok severdim. Nenem de beni çok ama çok çok severdi.