Çok ama çok geride kalmış yıllardan süzülerek gelmiş iç acıtan anılardan biri de bu işte… 1950’li yılların başında olsa gerek. İkinci dünya savaşının ardından altı kalın çizili zorlu yıllar yaşanıyor. Ben de kız kardeşim de çocuğuz. Ben dört beş, kız kardeşimse henüz üç dört yaşlarında olmalıyız. Kıtlık ve zorluk tüm dünyanın sorunu ama, savaşa girmediğimiz için göreceli olarak sözde ‘bizim durumumuz ülke olarak biraz daha iyi’ diye şükrediliyor.
Ekmeğin karneyle verildiği günler yeni bitmiş. Ülkemizin üretim kaynakları çok ama çok kurak ve verimsiz. Gönül çok şeyler istese de olanaklar kısıtlı. Cam eşya ve benzeri ev gereçleri çok değerli... Kırılınca yerine yenisinin konulması neredeyse olanaksız.
Ben ve iki yaş küçüğüm kız kardeşim; çocukluğumuzu her şeye karşın çocukluk doğasında güle oynaya yaşıyoruz. Ayakkabımızın olmayışı, giysilerimizin yamalı olması bize çok doğal geliyor. Cam çay bardağı bizim için çok da önemli değil ama anam onları gözbebeği gibi koruyup sakınıyor.
Hayal meyal anımsıyorum, mavi çizgili üç cay bardağımız vardı. Bazan annem bana çayı bardakla verir, ben çok sevinirdim. Kız kardeşime çayı, annem kendi bardağı ile içirirdi.
O yıllarda bizde çaylı kahvaltı pek sık olmasa da arada bir olurdu. Yer sofrasında ev ekmeği yerine o gün çarşı ekmeği ’pide’ de olurdu. Babam çok erken işe gittiği için sofrada üç kişi olur, herkese bir çay bardağı düşerdi. Anam; çayı üstümüze döküp yanmayalım diye kardeşimle benim çayımı biraz ılıtırdı.
Yine öyle bir kahvaltı sofrasındaydık, koşmaktan nefessiz kalmış küçük teyzem “babam, babam…” diye kapıdan hızla girdi. Anam kardeşimle beni sofrada “üstünüze bir şey dökmeyi, ben şimdi gelirim” diye telaşla teyzemle birlikte çıkıp gitti.
Ben de büyüğüm ya abiyim ya kardeşime ikramda bulunup, hizmet etme çabasıyla bardağına çay koymaya çalışıyorum. Çaydanlık hem ağır hem sıcak ve gücüm tükeniyor, çaydanlık bardağın üstüne düşüyor. Bardak tuz buz ama çaydanlık dökülüp bizi haşlamıyor.
Kardeşimle şöyle bir bakıştık, ikimizde çok korkmuştuk. Sonra hızla cam kırıklarını birlikte toplayıp, avludaki asmanın dibindeki toprağa gömdük. Bir değil iki korkulu ve heyecanlı çocuğun becerebildiği neyse; işte tam o kadar kusurumuzu örtüp, gizlemeye çalıştık. Doğal olarak çocuk aklımızla eşelenmiş toprak üzerindeki cam kırıkları bizim gözümüze pek batmamıştı.
Anam çok üzüldü. Gözü gibi baktığı üç çay bardağından biri artık yoktu. Suçlu aramıyordu, çay bardağı için üzülüyordu. Bize de “hanginiz kırdınız?” diye tekrar tekrar soruyor bizden çıt çıkmıyordu. Anam biraz daha üsteleyince “biz de senin arkandan sokağa çıkmıştık, sofranın hali böyleydi” diye çocuk aklımızla olayı savuşturmaya çalışıyorduk.
Akşam babam gelince anam hem üzgün hem öfkeli olayı babama anlattı. Babamın bir dizinde ben bir dizinde kardeşim oturmuş, adeta onun kucağına sığınmıştık. Babam kardeşimi kucağında tutup, beni tam karşısına oturttu. Anama da “sen de oğlanın yanına otur” dedi.
Sonra hiç unutmadığım, hiç unutmayacağım; eşime çocuklarıma, torunlarıma ve nazımın geçeceği herkese anlattığım şunları söyledi.
“O bardak camdan, cam olduğu için kırılır. Zaten yaratılışında alnına ‘kırılmak’ yazılmış. Onlara kırıldı diye üzülmek beyhudedir. Sadece kırılan için değil, dökülen için de üzülmek beyhudedir. Ne kadar üzülsen de dövünsen de kırılan, dökülen bir daha yerine gelmez. ‘Ömrü bu kadarmış, kısmetimiz bu kadarmış’ deyip, yerine yenisini koymaya gayret edersin. Bak oğlum sen artık büyümüş sayılırsın, bu dediklerimi hiç unutma. Hanım sen de bir çay bardağı kırılmış diye bu yavruların gönlünü kırma” dedi.